Adnan Varınca
1918–2014 · Turkish
Onun resimlerini yakından izlemiş olanlar, çoğunluğu ölü doğa nesnelerinin yalın ve iddiasız formları üzerine kurulu, bir bölümü ise sıradan manzara görünümlerinden yola çıkan resimlerinin çekici ve kavrayıcı etkisinin nereden kaynaklanmış olabileceğini çözmekte zorlanırlar genellikle. Duruluk ve gösterişsizlik, yalınlık ve gürültüsüzlük, Varınca'nın resimlerine işleyen bir özsu gibidir; kaynağından çıkar ve gene kaynağına döner. Ayrıntılar üzerinde oyalanma gereği duymaz. Dönem sanatlarına öncülük yapan primitiflere benzer bu yönüyle. Ayrıntıdan uzak durmak, çoğu zaman nesnenin ne olduğunu dışa vuracak göstergesel unsurları kasıtlı biçimde ihmal etmeye yönlendirir onu. Kesimdeki temel sorunun ve onu ilgilendiren elementin renk olduğu kuşku götürmeyecek kadar açıktır. Rengin içinde kendini Tanrı'yla buluşturan değerlerin saklı olduğunu gizlememişti Van Gogh. Adnan Varınca da aynı kanıyı paylaştığını her resminde açığa vurma endişesinden hareket ederek, boyayla senli-benli konuşur, ama onu hırpalamaktan özenle kaçınır. Renge dönüşme aşamasında boyanın resme katacağı lezzeti elde etmenin peşindedir o; daha ötesi onu ilgilendirmez. (Kaya Özsezgin)
Bir yapıtı için “ Daima var olacak tabiata bir hediyem daha” diyerek doğaya duyduğu derin minnettarlığı dile getirir Adnan Varınca. Salt doğa tutkusundan çıkan ve asıl kendisine sunulan armağanın yanıtıdır sanki bu söz. Onun resmindeki bir elma, elma olmadan önce onun kırmızısı vardır. Biberin yeşili, begonyanın sarısı, domatesin kırmızısı sanki onun tuvalinin arkasındadırlar ve nesne olmaya başlar başlamaz ortaya çıkarlar. Mavini varlığının farkındadır Varınca; onu bir göğe, bir çiçeğe taşımadan önce. Tüm doğada yaşayan renkler, nereye bakarsak bakalım görmek zorunda olduğumuz kırmızılar, maviler, sarılar. Sayısız tonlarda renkler, baskın, göz alan, hassas, sevecen, bakanı uyaran, düşündüren, kendini sevdiren veya sevdirmeyen renkler. Bu renkler kumaşın dokusuna iyice nüfuz ederek resme dönüştüklerinde anlatmaya başlarlar. Bir sonbahar çiçeği veya iki papatya seze bakarlar sanki bir şeyi sorgularcasına, çeşitli meyveler birbirlerine yanaşırlar, sevişircesine. Başka bir resimde bir deniz özlemi dile gelir, bir diğerinde pembe bir çiçek der: “ Aynı kalarak daha değişiyorum”. Glayöl, armut, vazo, elma, domates, erik ve bir sevgi daha. Bir kırmızıda yatan lüfer balığı, bir bakır bakraç veya bir ekmek. Sarı bir tabakta mor incirler. Ressam onların değiştiğini görür, begonyalar, frezyalar, kasımpatılar, papatyalar, anemonlar, glayöller ve daha nice çiçeklerin, meyvelerin, tüm doğanın sürekli değiştiğinin gün be gün tanığıdır o ve onların resmini yaparak kendisi de değişir. (Gülden Artun, Adnan Varınca, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir 2010)