İçeriğe geç
Avni Arbaş

Avni Arbaş

1919–2003 · Turkish

Avni’nin resmi bir yakıp yıkma, bir yeni plâstik dil yaratma kavgasından doğmamıştır. O, kendisinden önce var olan bir resim dilini, o resim dili içinde; kendi sesini, kendi dilini, kendi kişiliğini aramıştır. Klasizmin, gelenekçiliğin, akademizmin kolay tuzağına düşmeden.

Kuşkusuz bu nedenle, Avni’nin yaklaşık yarım yüzyıllık sanat yaşamında inişlerle çıkışlarla, dönemlerle karşılaşmıyoruz. O, başlangıçtaki çizgisini geliştirerek bugüne değin getiriyor. Nerde olursa olsun, Paris’te ya da İstanbul’da, Antibes’te ya da Bodrum’da, hep aynı resmi yapıyor. Hatta bir kaç istisna dışında, konuları bile değişmiyor. Bir bilinmezlikle yol alan, bu bilinmezliğin çekiciliğine kapılan sanatçılardan biri değil o. Kendi çizgisindeki resmin geçmişini çok iyi bilen bu adam, yarının resmi üzerine kafa yormuyor. Onu geleceğe bırakıyor. Çünkü kendisini bir falcı olarak değil, yalnızca bir ressam olarak duyuyor. Kuşkusuz, Avni türündeki her has sanatçı, kendine bir geçmiş ve o geçmiş içindeki sanatçılardan bazılarını seçer yol gösterici olarak. Onlara öykünmek için değil onlarla bir göbek bağı olduğunu sezdiği için. Avni de böyledir. Onun resimlerine yakından baktığınızda, Cezanne’dan çok Van Gogh’u, Ingres’ten çok Delacroix’yı (özellikle eskizlerindeki Delacroix’yı) Braque’tan çok Mattisse ve Picasso’yu, Dufy’den çok Bonnard’ı, Vuillard’ı, Lautrec’i, eskilerden Velasquez’den çok Goya’yı seven, yakınlık duyan bir ressamla karşı karşıya olduğunuzu anlarsınız. Oysa Avni’nin resimlerinde, bu saydığım sanatçıların hiçbirinin etkisi yok gibidir. Niçin? Aldıklarını özümsediği ve çevirdiği için.

Avni’yi doğanın kopyacısı olmaktan kurtaran, modeli, doğayı bir araç olarak algılayıp tuvalinde yaratmasıdır. Doğa ve nesneler dünyası, deniziyle, balıkçı tekneleriyle, insanları ve çiçekleriyle bir çıkış noktası olarak karşımızdadır bu resimlerde. Bir kalıp, bir şema olarak değil, yaşayan bir varlık olarak. Bu yaşayan varlık, plastik bir varlıktır. Hiçbir alegori ve simge niteliği olmayan. Eğer bu resimlerde, tanıdığımız doğayı görmüyorsak, bu ressamın yaratıcılığından kaynaklanmaktadır. Ressam karşısındaki doğayı ve insanı, gördüğü gibi değil, görmek istediği gibi resmetmektedir. Bakıp görmekte, sonra ayıklamakta, birleştirmekte ve bir resim olarak görünür kılmaktadır.
Sanatçı kişiliğini, modernizmin serüveninde aramak yerine, önü ve sonu belli, ölçülü ve biçili bir sanat anlayışını benimseyerek gerçekleştirmeyi seçmiş. Kendi zamanı ve mekânı içinde sanatsal bir uyum yaratmanın peşinde. Özellikle uyum. Çünkü Avni’nin bütün resimlerinde egemen olan tek nitelik kanımca budur.
Daha once de belirttiğim gibi, kendine değin olan resim sanatının zincirinin bir halkası olmak istiyor o. O zinciri kırıp yeni bir söylem geliştirmek peşinde değil. Modernizm, Avni için var olan ama onu kendine çekmeyen bir kavramdır. Bu nedenledir ki modern resmin ana öğeleri, karşı koyuş yıkım, yadsıma, çirkinlik, uyumsuzluk, onun sanatçı sözlüğünde yer almayan kavramlardır.
Avni’nin resimlerinde, bu nedenle sahte bir naiflik, folklore dayalı bir yerellik ve rastlantılara dayalı bir şiirsellik de görmeyiz. Onun resimlerinin temelinde, ışığın ve rengin ağır bastığı tablolarında bile sağlam bir desen duygusu vardır. Bu durumda zaten rastlantıya yer olmazdı. Ama gene de rastlantının yarattığı özgürlük ve şiirsellik vardır bu resimlerde-rastlantının kendisi olmadan. (“Görsel Yolculuklar”, Ferit Edgü, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2003)

Henüz öğrencilik yıllarında İstanbul’un bohem çevrelerine giren Arbaş, İbrahim Safi ve Naci Kalmukoğlu ile tanıştı ve atölyelerinde çalıştı. 1937 yılında Galatasaray Lisesi’nden ayrıldı ve Güzel Sanatlar Akademisi’nin orta kısmına kaydını yaptırdı. Önce İbrahim Çallı’nın sonra Leopold Lévy’nin öğrencisi oldu. 1946’ya kadar kaldığı Akademi yıllarında Devlet Resim Heykel sergilerine katıldı, Yurt Gezileri’ne seçilen ressamlardan biri oldu ve Siirt’te resim çalıştı. Savaşın hemen ardından Fransız hükümetinin verdiği bir bursla Paris’e gitti. Avni Arbaş otuz yedi yıl kaldığı Paris’te aralarında Picasso, Tristan Tzara, Louis Aragon gibi isimlerinde bulunduğu bir dost çevresi edindi ve Ecole de Paris ressamları arasında yerini aldı. Arbaş, 1950’ye dek figüratif çalışmaya devam etti ancak 1958 yılında Antibes’te Nicolas de Stael’in atölyesine yerleşti ve II. Dünya Savaşı’nda yıkımı yaşamış sanatçıları bir araya getiren yeni bir resim dili olarak önem kazanan, soyut sanat çalışmalarına başladı. Sanatçının yaşamı boyunca ürettiği resimleri, portreler, manzara ve balıkçılar, çıplaklar, çiçek konulu natürmortlar, Kuvay-i Milliye atları ve Mustafa Kemal resimleri olarak gruplayabiliriz. Arbaş, resimden figür ve nesneyi tam anlamıyla çıkarmadı, kimi zaman salt soyuta kaymakla birlikte reel dünyadan referans alan resimler üretti. 1977 yılında Türkiye’ye dönen sanatçı İstanbul Boğazı’nı, Marmara Denizi’ni, balıkçıları, balıkları ve çiçekleri resmetti. (“Avni Arbaş”, Ferit Edgü, İş Bankası Yayınları, İstanbul 2001)

Avni’nin Mustafa Kemal simge/portelerini bir kenara bırakacak olursak, tüm portreleri, figürleri sıradan insanlara aittir. Bu sıradan insanların kimi eşi, sevgilisi, kızı, torunu, dostları ya da Paris’te oturduğu mahallenin bir clochard’ı, Asmalımescit’in bir hamalı, Bodrum’un, Foça’nın bir balıkçısıdır. Avni sözcüğün gerçek anlamıyla bir figür ressamıdır. Bunda, benzetme yeteneğinin önemli bir etkisi olsa gerek. Ama resim sanatına az-buçuk ilgi duyan herkes bilir ki, bu yetenek her şey demek değildir. Hatta kimi zaman, doğuştan benzetme gücüne ve kolaylığına sahip elin ressamın yaratıcılık yolunda karşılaştığı en büyük tehlike olduğu bilinir. Avni portre, çıplak ve figür çalışmalarında, eğer yeteneğinin kendisine sunduğu bu tuzağa hiç düşmediyse, ya da çok az düştüyse, bunun nedeni başta modeli, herkesin sevdiği, güzel çekici, hoş resimler değil gerçek resimler yapmasındadır. Daha açık bir deyişle karşısındaki modelin yüzünü, iç-yüzünü onun gerçeğinin değil, bir ressam olarak kendi gerçeğinin peşinde olmasındandır. Bu arada yaptığı resim, modeline çok hatta bir fotoğraftan da çok benzemektedir, ne gam! Bu sanatın gerçeğidir.

Bu atlar, Avni’nin atları
Kuvâyi Milliye atları
Kara kamçı altında ak sağrı dolgun
Titrer burun kanatları
Bu atlar Avni’nin atları
Nazım Hikmet

Avni’nin atları, Gericault’nun ya da Delacroix’nın atları gibi, tarihsel bir olayın tablosu içinde yer alır. Ama bu yerin, adı, tarihi, coğrafyası yoktur. Ya da simgesel olarak vardır. Yer, coğrafya, Anadolu bozkırıdır. Bu resimlerdeki atlar binicileriyle birlikte doludizgin gidiyorlardır bozkırda. Geçmişten geleceğe ulaşmak istercesine. Evet, Avni’nin atları, nasıl Gericault’nun, Delacroix’nın, Picasso’nun ya da tüm sanat yaşamı boyunca, ya tek başın ya da binicisiyle, at resimleri, yontuları yapan Marino Marini’nin atlarına benzemiyorsa, o çok sevdiği Orhan Peker’in, yalnızlık ve hüzün dolu beygirlerine de benzemez.

Mustafa Kemal portrelerinin de, kendinden önce resmedilmiş hiçbir Mustafa Kemal portresine benzemediği gibi. Nazım, Avni’nin atlarında Kuvâyi Milliye atlarını görüyordu. Ne yazık ki, Avni’nin Mustafa Kemal portrelerini göremedi. Bu kapaklı Mustafa Kemalleri görseydi, onlarda Kuvâyi Milliye Destanı’ndaki Mustafa Kemal’le karşılaşacaktı. Çünkü Avni’nin bu resimleri Mustafa Kemal’in yüzünden çok, Nazım’ın destanlarındaki gibi, onun devrimci eylemini resmeder. Avni bu resimler konusunda bir yerde şöyle diyor: “Ben belli bir atı ya da Kuvâyi Milliyeciyi, Atatürk’ü değil, duygularımdaki, içimdekileri yapıyorum. Temalarım giderek bir nevi simgeye dönüşüyor.” Mustafa Kemal’in zaten kendisi ve adı simge değil mi? Ne var ki, Çallı’dan Feyhaman’a, Nazmi Ziya’dan Halil Dikmen’e hemen hemen tüm cumhuriyet dönemi ressam ve yontucunun yapıtlarında, Mustafa Kemal ya yalnızca bir simge ya da devlet büyüğü olarak görülür. Onu yakından tanımış, hatta oturtup karşısında resim yapmış olanlardan hangisi, onu bir eylem adamı, bir inanç adamı, bir devrimci olarak resmedebilmiştir? Avni çocukken bir kez gördüğü Mustafa Kemal’in, yıllar sonra resimlerini yaparken benzetme kaygısının çok ötesinde bir kaygıya sahipti kuşkusuz. Yaşayageldiğimiz günlerin toplumsal karabasanında, suçlayıcı el işaretiyle tüm bir toplumu uyarmak isteyen Mustafa Kemal portreleriydi bunlar. Kurtarıcıların, devlet adamlarının portreleri, hangi rejimde olursa olsun, kaçınılmaz olarak birer ikonaya dönüşür. Yüzlerce binlerce Mustafa Kemal/Atatürk resmine, yontusuna bakın; bu tehlikeyi (tabii sanatsal bir tehlikeden söz ediyorum) atlatabilmiş pek az örnek bulabilirsiniz.
Avni’nin Mustafa Kemalleri ise, simgesel ya da değil hiçbir zaman bir ikonaya dönüşmez. Avni Mustafa Kemal’i resmederken kendi inancını resmediyordu. Tıpkı Kuvâyi Milliye atlarında olduğu gibi. Zaman zaman, bilen bilmeyen, yazarın, ressamın “mesajından söz eder. İşte size sanatı zedelemeyen, hatta gücünü ondan alan mesaj-resimler: Avni’nin Kuvâyi Milliye Atları ve Mustafa Kemal porteleri.

Dış kaynaklar