İçeriğe geç
Azade Köker

Azade Köker

1949 · Turkish

Diğer yazımlar: Azade Koeker

Azade Köker, Almanya’da ilk sergisini açtığı 1980 yılından bu yana sanatsal çalışmaları ve eğitim alanındaki etkinlikleriyle öne çıktı. Almanya’nın birçok kentinde sergiler düzenledi ve önemli sergilere, uluslararası etkinliklere davet edildi. Yapıtları, yaşadığı Berlin’de kamusal alanlara yerleştirildi. Kendisine Darmstadt Kenti Onur Ödülü verildi (1985). Berlin Kent Senatosu’ndan burs aldı (1985). Alman Eleştirmenler Derneği Güzel Sanatlar Eleştiri Ödülü (1986) ve Düsseldorf Büyük Sanat Ödülü’nü (1988) kazandı. Berlin Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda öğretim görevlisi olarak eğitim çalışmalarına başlayan (1994) sanatçı profesör olarak Almanya’da ve başka çeşitli ülkelerde üniversitelerde ders verdi. Halen Berlin’de yaşayan Azade Köker Braunschweig Teknik Üniversitesi’nde Mimarlık bölümüne bağlı Plastik Sanatlar Enstitüsü’nü yönetiyor.
Sanatsal çalışmalarını ağırlıklı olarak Almanya’da sürdüren Azade Köker, Türkiye’de katıldığı “Transparency” (Galeri Apel, 2001, İstanbul), “Hatırlamalar” (Galeri Nev, 2006, Ankara) sergilerindeki kağıt ve iplik gibi malzemelerle yaptığı şeffaf figürlerle, özgün bir estetiğin yaratıcısı, araştırıcı ve sorgulayıcı, çok yönlü bir sanatçı olarak, tanınan, davet edildiği “Bellek ve Ölçek” (İstanbul Modern Sanat Müzesi, 2006 sergisindeki işleri ile dikkat çeken, Ankara’da “müstehcen bulunarak” Kuğulu Park’tan kaldırılan “Tutku” heykeliyle de hatırladığımız Azade Köker, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Seramik Bölümü’nü bitirdi (1972). Burslu olarak gittiği Berlin Güzel Sanatlar Akademisi’nde endüstriyel tasarım eğitimi gördü (1973-76). Aynı akademide heykel yüksek eğitimi yaptı (1976-79). Öğrenciliğinin son yıllarında Berlin’de kendi atölyesini kurdu. Bu süre içinde seramikten uzaklaşarak kil ile çalışmaya başladı. Bu sırada sanatçının, kullandığı malzemeler ve araçlar zaman içinde değişse de kadın, anti-militarizm, patriarkal söylem, geçicilik-kalıcılık, parçalanma, sınırların kayboluşu gibi konular ve kavramlar üzerinde yoğunlaşan sanatçı kendi dilini oluşturdu.
Kentleri kuşatan söylemin katılığı ve sertliği ile Köker’in bu alanı kazıyarak elde etmeye çalıştığı temsili görünürlüğün izleri ters yönlere doğru hareket ediyor. Mimarları, kent plancılarını, sosyal ve kültürel antropologları, teorisyenleri heyecandan kıvrandıran bu konu karşısında, sonuç görünümü çok daha içe kapalı, hatta kimi örnekte kadınsı bir yumuşaklığın dokunuşu ile örülmüş bir temsil sahnesi kurguluyor. Genel bütünlük olarak bizlere sunduğu tüm çalışmalar, bu melez yapının küçük alanlarına ve mimari formlarına işaret ediyor. Bütünün kırılgan parçalarına, kent dinamiğinin dışına itilmeye çalışılan gözden uzak ayrıntılarına odaklanıyor. Kimi zaman gecekonduları kent siluetleri kimi zaman da bir atığa dönüşecek olan yarım kalmış binalar ilgilendiriyor onu. Büyük hikâyenin bu küçük an ve görünümlerde gizli olduğunu düşünerek bir ters yön inşa ediyor Köker. Dolayısıyla büyük söylemden beslenmesine rağmen kuytuda kalanı, neredeyse yıkıntıya dönüşecek olanı yaygın etki yerine bireysel hikâyelerin gidişatını etkileyen ayrıntıyı kendisine model alıyor ve izlerini görünür kılmayı arzuluyor. Onun çalışmalarındaki evler, binalar, siteler, küçük bir sarsıntıda yıkılacak kadar zayıf ama bir o kadar yaşam ve enerji dolu Global olanın içeriği gizleyen ve yutan gösterişçiliğinden uzak, bir tür et ve beden gibi eskiyen bir yaşanmışlığa referans veriyor. İptidai olandan beslenen, tozu toprağı henüz gövdesinden atamamış, kendi imkânlarıyla ayakta durmaya çalışan binaların yaydığı görsel ve kültürel atmosferi aydınlatıyor Köker. Belki de bu yüzden hem nostaljik hem de gerçek dışı minyatür kent dekoru izliyormuş izlenimine kapılıyoruz. Bu minyatür kent dekorları, her türlü insani ilişkinin bireyler arasında hala bir değer teşkil ettiği yaşam alanlarını temsil eden nefes alınabilir son kaleler olarak algılanabilir. İçindeki bireylerle birlikte topyekûn bir melezlik hissi sunan bu mekânlar, belli ki aynı ölçüde gerçek dışı hikâyeler barındırıyor. Kentleri üreten değil, tüketen bireyler yakıştırması ile sunulan bu kent sakinlerinin arada kalmışlığın sancıları ile örtülü durumlarının gözden kaçan işaretlerle sarmalanmış olduğunu hatırlatmaya çalışıyor Köker. (Levent Çalıkoğlu, “Küskün Şehir”, Hibrid Mekânlar-Koridorlar,s.6-7)

Dış kaynaklar