Burhan Uygur
1940–1992 · Turkish
Burhan Uygur’un gerek renk, gerek çizgi kullanımı düşsel ve şiirsel bir etki yaratır. Bireysel anlatıma inanan sanatçı, resmini akademik kuralların dışında özgün bir tarzda oluşturmuş, kendine özgü bir perspektif ve naif bir dil kullanmıştır.
1960 kuşağının figüratif-soyut ve ekspresyonist eğilimleri arasında gösterilebilecek ancak hiçbir akıma bağlı olmadan fantastik bir dünyaya ait imgelerle resimlerini oluşturan Burhan Uygur, desen ve soyut renk lekeleri arasına kısa notlar ya da şiirler ekler. 1980 sonrası dönemde alışılagelmiş resim malzemeleri yerine ahşap kapı ve pencere kanatları gibi malzemeler kullanmaya ve üç boyutlu işler üretmeye başlar
1961-69 arasında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nde Nurullah Berk ve Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyelerinde eğitim görmüş, 1970’te Salzburg Yaz Akademisi’nde KOBRA Grubu’ndan Corneille’le birlikte çalışmıştır. Sanatçı, soyut ve figüratif öğeleri birlikte kullandığı resimlerinde iç dünyasını dile getirmiş ve yaşam-ölüm-ölümsüzlük çevrimi içinde süreklilik kavramını vurgulamıştır. Gerek renk, gerek çizgi kullanımı düşsel ve şiirsel bir etki yaratır. Bireysel anlatıma inanan Uygur, resmini akademik kuralların dışında özgün bir tarzda oluşturmuş, kendine özgü bir perspektif ve naif bir dil kullanmıştır. Sanatçının son resimlerindeki özgün dokunun ve lekelerin giderek belli simgelere dönüştüğü görülür.
Desenlerinde kurşun kalem, tükenmez kalem, pastel vb. çok çeşitli malzemeleri bir arada kullanan Uygur, antetli bir zarfın üstüne, bir kâğıt parçasına, sigara paketi üstüne, kısaca üstüne çizilebilecek her şeye desen çizmiştir. Malzemeyi kullanırken de değişik yöntemler uygulamış; örneğin yağlı pastelle yaptığı resimlerinde çoğunlukla fırça yerine parmaklarını kullanmıştır. Birçok deseninde ve resminde yazıdan da yararlanan sanatçının, kompozisyonun herhangi bir yerine yerleştirdiği bu yazılar, resmin adı ya da temasına ilişkin bir paragraf olabilmektedir. Eserleri; “Cehennem Kraliçeleri, Uzakdoğu’nun Resim Ustaları, Bedbaht Karganın Karanlıklar Kraliçesini Ziyareti, Eşşek Herifin Damadı, Lord ve Lordiçe” gibi özgün adlar taşır. 1980’lerde tuvalin sınırlarını aşarak farklı gereçler, özelikle de ahşap kapılar üstüne resim yapan Uygur, 1968’de Çağdaş Ressamlar Cemiyeti’nin Yılın Genç Sanatçısı Jüri Özel Ödülü’nü, 1976’da İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Açık Hava Sergisi’nde ödül ve mansiyonlar, 1978’de Sedat Simavi Vakfı Görsel Sanatlar Ödülü’nü, 1988’de de 2. Uluslararası Asya-Avrupa Bienali İkincilik Ödülü’nü almıştır. (Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, s.1854)
Çoğunluğunu karton üzerine karışık teknikle, bir bölümü tuval üzerine yağlıboya tekniğiyle çalıştığı resimleri arasında portrelerin yaygın bir tür olarak kendini gösteriyor olması, Burhan Uygur’u salt portre ressamı saymamız için yeterli bir neden değil kuşkusuz. Gene de, resimlerinin ana ekseninde insanın yer alması ve bunun doğal bir sonucu olarak da figür kavramının ağırlıklı bir yer tutması, onun figür ressamı olduğu yargısına götürecektir bizi. Gerçekten de resmini ilişkilendireceğimiz tema Burhan Uygur’da insandır. Saltık anlamda peyzaj olarak niteleyebileceğimiz resmi yok gibidir. Ama nesneler dünyasıyla çok yakın bir diyalog içinde bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Bunun nedeni ise, örneğin bir ölü doğa ressamını ilgilendirecek boyutların çok ötesinde, nesnelere canlı organizmanın bir parçası olarak bakmış olmasından kaynaklanır. Eski bir saat ya da gramofon, gaz lambası, fotoğraf, tahnit edilmiş bir kuş, bir su kovası, eski bir takı, yerinden sökülmüş bir plaka, bir giysi parçası vb. nesneler, çağrıştırdıkları anının ve izlenimin bütünleyici elemanları olarak, kompozisyonlardaki yerlerini alırlar. Kompozisyonları oluşturan figür ya da figür gruplarıyla, bu nesneler arasında gizemli anlam köprüleri kurulur; nesnelerden figürlere, figürlerden nesnelere uzanan görsel bir iletişim ağı, resimleri ince renk dokularıyla bir baştan öte başa kat eder. Burhan Uygur’un nesnelerle kurduğu yakın ilişki, bu nesnelerin insan yaşamı içinde, bu yaşama doğrudan tanıklık eden bir anlam tortusunu, geçen zamanla birlikte koyulaştırdığına olan inançla yakından ilgilidir. Evi, Üsküdar’daki bitpazarından ve antikacı dükkânlarından topladığı nesnelerle bezelidir. O, kendini, bu nesne dünyasının ortasında, insan gerçekliğine daha yaklaşmış hissediyor ve nesneleri okudukça, onların yaşamına tanıklık eden gizemsel varlıklarını daha yakından tanımış oluyordu. Nesnelere, özellikle de üzerinden zaman rüzgârı geçmiş olan kullanılmış eşyaya duyduğu yakınlık, yaşamı somut bir süreç olarak algılama tutkusundan ileri geliyordu: Başlı ve sonlu olan insan yaşamına karşın, nesnelerin yaşamı daha direngendir. Ölüp giden insanların geride bıraktığı nesne, salt o yaşamın dilsiz bir belgesi değil, aynı zamanda maddeye kazınmış bir göstergesidir: Antika olma düzeyine erişmiş bir nesnede, salt bir yaşamın değil, bir dönemin tarihi okunur. Ancak nesnenin dilinden anlamak koşuluyla elbet. Geçmiş, an ve gelecek iç içedir Burhan Uygur’da.
(“Günümüz Türk Ressamları, Burhan Uygur”, Kaya Özsezgin, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2000, s.28-29)